3 Temmuz 2018 Salı

Bertrand Russell ve Eğitim

BERTRAND RUSSELL VE EĞİTİM 

Afet YILMAZ 

“Ak saçlı, yaşlı bir bey; Sivri ve sanki konuştuğu kimsenin, her kelimesinden zengin bir tecrübe edinmesi gerekiyormuş gibi daima zekâ ile gerilmiş bir yüz; zayıf dostane bir ağresiviteye ve hayatı boyunca onu terk etmeyecekmiş gibi görünen bir gençliğe sahip” .

Bütün bunlar Berlinli bir öğrencinin tasvirine göre çağımızın ünlü filozofu, bilim ve toplumsal eleştirmenlerinden biri sayılan Bertrand Russell’i ifade etmek için kullanılan sözcükler. Soylu ve liberal bir İngiliz ailesinden gelir. 98 yıllık yaşamında engellere karşı savaşımcı kimliğini sürdürmüş bu yüzden çeşitli tepkilere uğramıştır. Başına gelenlerde inandığı düşünceye tek başına savunmasıyla kalmayıp topluma mal etmesinin rolü büyüktür. B. Russell, içine kapalı hırçın bir filozof karakteri taşımaz. Genelde dışa dönük günün problemlerini ele almaktan hoşlanan, eserlerinde; çok ağır konularda bile şakacı, mizahsen tavırlarını ortaya koymaktan çekinmeyen bir kişilik sergiler. Henri Bergson’dan (l859-l94l), Einstein’a (1879—1955), eğitimden kadın haklarına değin çeşitli alanlarda eser vermiş olan Russell’ın yapıtlarındaki ortak yönü; sistemi; ölçüsünde özlü ve açık üslubudur. Russell bu fikrini şu öğüdü ile ifade etmek ister. "Kısa sözün elverdiği yerde uzun söze kaçmayın". "İnsanoğlu ya da biraz böbürlenerek kendi kendine verdiği adla homo Sapiens, yer gezegenindeki canlı türlerinin hem en ilginci hem de en sinire dokunanıdır." diyen Russell insanın yeryüzündeki yaşam için şimdiye dek yaptığı, yapmakta olduğu belki de gelecekte başka bir yerdeki yaşam için yapabileceği iyi ya da kötü şeylerin değerini ve insanın var oluş kavgasındaki durumunu belirlemede yararlı olacak bir düşünüşü ortaya koyar.

İnsanın var oluş kavgasındaki durumunu belirlemede eğitimin yerini sorgular. Russell’e göre ciddi bir eğitim kuramı iki kısımdan oluşmalıdır. l-Yaşamınızdaki amaçların neler olduğu ile ilgili kısım, 2-Ansal değişim yasalarını inceleyen psikolojik dinamik bilimden oluşan kısım. Russell’e göre yaşamımızdaki amaçların ne olduğu konusunda ayrılan insanlar eğitimin amaçları konusunda asla birleşemezler.

Otoriter Eğitim ve Disiplin 

Russell göre eğitimin amacı uygarlık olmalıdır. Fakat bu uygarlığın tanımı, kısmen bireysel kısmen toplumsal tanımı olan bir kavramdır. Uygarlık bireyde hem ansal (fikri, zihni) hem törel, hem ahlakî hem de psikolojik niteliklerden oluşur. Ansal nitelikler deyince belirli genel bilgi birikimi, insanın kendi mesleği ile ilgili teknik ve uzmanlığa sahip olması, fikirlerini gelişigüzel değil de kanıtlara dayanarak oluşturma alışkanlığını edinmesi akla gelmelidir. O’na göre Törel nitelikler deyince tarafsızlık, iyilikseverlik, kendi iradesine sahip olma, psikolojik nitelikler deyince; uygarlık yasalara saygı, insanlar arasındaki adalet, insan ırkının herhangi kesiminin zarar görmesine yönelmeyen amaçları, araçların amaçlara akıllıca uyarlanması akla gelmelidir. Russell eğitimin amacını, ansal, töresel ve psikolojik nitelikler olacaksa bunları gerçekleştirebilmek için neler yapılabileceğini, bu amaçları gerçekleştirme de özgürlüğün payının ne olduğunu sorgulamak, davranış biliminin ele alması gereken bir problem olduğunu söyler. Russell bireyci ve bilginin önemine karşı kayıtsız davranan fikirleri kabul edemeyeceğini söyleyerek "Bizler işbirliği gerektiren toplumlarda yaşıyoruz. İşbirliğinin ise kendiliğinden meydan gelen dürtülerden doğacağına inanmak boşunadır. Sınırlı bir alanda yaşayan büyük bir nüfusun varlığını sürdürebilmesi ancak bilim ve teknik sayesinde mümkündür. Bu sebeple eğitim, bilim ve teknikle ilgili aktarması gereken asgari bilgileri aktarmalıdır.”

Eğitim toplumsal görüş açısından bakıldığında sadece gelişme fırsatı vermez. Aynı zamanda çocukların kendi kendilerine elde edemeyeceği ansal ve törel donatımı da sağlaması gerektiğini vurgular. Russell aşırı derecedeki otoriter eğitimin öğrenciler için zararlı olduğunu söyleyerek, öğrenciler üzerinde aşırı yetkinin kullanılmasını ya onları boynu bükük ya da isyankâr yapacağını belirtir. Her iki tutumunda da kaybettirdiği şeyler vardır. Otoriter eğitimin eğitilebilir üzerindeki etkisi Rusell’a göre daha kötüdür. “Böyle eğitimciler ruhlara dehşet duygusu vermekten hoşlanan ve bundan başka hiçbir şeyden hoşlanmayan sadist disiplinciler haline gelebilirler. Bu adamlar bilgiyi temsil ettiklerine göre öğrenciler bilgiden korku duymayı öğrenirler. Bilgiden duyulan bu korkuya insan doğasının bir parçası gözüyle bakılır ama aslında bu otoriter eğitimciye duyulan bir nefretin parçasıdır” diye belirtir.

Russell eğitimcinin isyankar olmaması gerektiğinin sebebini ise öğrencilerindeki meydan okuyucu ruhu kamçılayabileceğini, bunlar meydan okuyucu yanlarını kamçıladıkları öğrencileri için aynı zamanda mükemmel bir ortam yaratmaya çalışmaktadırlar. Halbuki bu iki amaç birbiriyle hiç uyuşmamaktadır. Russell’a göre Eğitimde istenilen; ne boynu eğik ne de isyankar olmalıdır. İstenilen, iyi huy, gerek insanlara gerek yeni fikirlere karşı hoş görüşlü bir tutum sergilemektir. Büyüdükleri zaman gençlerin hoş görülü insanlar olması isteniyorsa genellikle onların kendi çevrelerinin hoşgörülü olduğunu hissetmeleri gereklidir. Bunun için de gençlerin isteklerinin bir dereceye kadar duygudaşlık gösterilmesi olağandır. Öğrenme sırasında öğrenciye kendisine öğretilenin hiç değilse gerçeklerin öğrenilmeye değer şeyler olduğunu hissettirmek için her türlü gayretin gösterilmesini söyleyen Russell’a göre öğrenci, öğrendiklerinin özüne neden, nasıl öğrendiğini öğretmenine özgürce sorabiliyorsa ve öğretmeni onunla işbirliği yapabiliyorsa öğrenci konuları daha kısa sürede ve isteyerek öğrenecektir.

Russell’a göre çocuklara gösterilecek ilgi herhangi daha yüksek amaç olmaksızın sırf çocuklarla beraber bulunmanın yarattığı zevkten ileri gelen ilgi olmalıdır. Böyle niteliğe sahip öğretmenler çocukların özgürlüklerine sık sık karışmak zorunda kalmayacakları gibi karışmaları gerektiği zaman da psikolojik bir probleme meydan vermeyeceklerdir. Aşırı çalışan yorgun olan öğretmenlerin çocuklara içgüdüsel yakınlık göstermesinin olanaksız olduğunu söyleyen Russell: Bu gibi öğretmenler koşullar ne kadar iyi olursa olsun çocuklara karşı tıpkı “Fasulyeden bıkıp da lokantada pilaki adı altında yine fasulyeyle karşılaşınca yemeğe kurşun sıkan hikaye kişisinin bu yemeğe karşı beslediği duygunun ister istemez aynısını besleyebileceğini söyler.” 

Russell’ın Aylaklığa Övgü adlı eseri; eğitim bir kişinin bütün mesleği olmamalıdır. Mesleği çocuk eğitimi olan bir insan bu işi günde en çok iki saat yapıp geri kalan saatlerini çocuklardan uzakta geçirmelidir. Çünkü sürekli çocuklarla beraber bulunmak, hele otoriter bir disiplinden kaçınıyorsa son derece yorucudur. Yorgunluk sinir bozar. Sinirleri bozulan öğretmenin hangi kurama göre kendini yetiştirmiş olursa olsun, bir yerden patlak verebileceğini belirtir. Çünkü çocuklarla olan ilişkilerde mutlaka gösterilmesi gereken dostluk sadece kendi kendine kontrol edebilme yeteneğiyle korunmaz. Çocuklarla olan ilişkilerde, peşin kuralları onları tanımadan bilmeden koymak gereksizdir. Zira bu konuda verilecek doğru kararları öğretmenin kendi dürtülerinin götüreceğini söyleyen Russell, verilecek karar ne olursa olsun eğer çocuk sizin ondan hoşlandığınızı sevdiğinizi hissediyorsa doğru bir karar olacaktır. “Ne kadar akıllıca olursa olsun hiçbir kural şefkâtin, düşüncelerin ve davranışın yerini tutamaz” Russell’a göre; Çocuklar üzerinde disiplin oluştururken, akılcı, sevgi ve hoşgörüyü temel alan kuralların oluşmasına önem verilmelidir. Çocukları seven, çocukların varlığından öç almayan yetişkinler, eğitimciler, öğrencilerin dostluğunu kaybetmeksizin disiplin kurma yolunda başarılı olabilirler.

Eğitimde Özgürlük ve Otorite 

Russell’e göre; eğitimde özgürlük, bir ölçü konusudur. Eğitimde özgürlüğü destekleyen bir kişi, çocuklara gün boyu her istediklerini yapmalarını kastetmiş olamaz. Özgürlüğün olabilmesi için, bir ölçüde otorite ve disiplin olmalıdır. Sorun ise bu otorite ve disiplinin nasıl uygulanacağındadır. Eğitim, devletin, öğretmenin, ailenin ve çocuğun bakış açılarından ele alınabilir. Bunların hiçbiri tarafsız değildir. Hepsi; eğitimin amaçlarına olumlu ve olumsuz katkılarda bulunabileceğini belirten Russell, eğitime etki eden unsurlar içerisinde devletin daha çok söz hakkına sahip olduğunu belirtir. Eğitim ana, baba, devlet ve öğretmenin otoritesiyle yönlendirilirse, çocuğun iyiliğini yeterince gözeteceklerinden emin olamayan Russell sebebini de şöyle açıklar; Devlet çocuktan ulusal saygınlığı yüceltmesini ve iktidardaki yönetimi desteklemesini bekler. Öğretmen çocuktan okulunu yüceltmesini bekler. Ana baba ise çocuktan aileyi yüceltmeyi bekler; çocuğun, kendi yaşamını yönlendirecek deneyime sahip olmadığı için masumiyetini sömüren sinsi emellere yem olabileceğini belirtir. Siyasal bir sorun olarak eğitimin güçlülüğünün burada olduğunu vurgular. Russell çocukların kendi başlarına bırakıldığında çoğunluğun okuma yazma öğrenemeyeceğini; yaşam koşullarına daha az uyumlu olarak büyüyeceklerini ifade eder. Bu sebeple O; eğitim kurumlarının var olmasına ve çocukların bir ölçüde disiplin altında tutulmasının zorunlu olduğunu söyler. Fakat hiçbir otoriteye tam olarak güvenmez. Bu sebeple eğitimde oldukça az otoriteye yer verilmesi ve gençlerin doğal arzu ve güdülerinden yararlanma yollarına gidilmesi gerektiğini belirtir.

Russell tek program değil birden fazla programa dayalı öğretim şeklinin uygulanmasının sanıldığından çok daha olanaklı olduğunu ifade etmektedir. Çünkü ne de olsa bilgi edinme arzusu gençlerin çoğunda doğal olarak vardır. Yapılacak şey çocuğa veya gence bilginin edinilmeye değer bir şey olduğunu hissettirmektir. Bugün artık tek boyutlu dar ve sınırlı insan anlayışına dayalı öğretim şekli terkedilmiştir. Çünkü herkes her şeyi öğrenemeyeceği gibi öğrenmek zorunda da değildir. Bunun için Russell “öğrencilerin birer araç değil birer amaç sayılmasını söyler”. “Öğrenciyi kendine özgü hakları ve kişiliği olan, başlı başına bir amaç oluşturduğunu göremeyen, onları sadece bul-yap bilmecesinin bir parçası, taburunun bir eri, devletin bir vatandaşı sayan kimseler eğiticilik yapmaya elverişli değildir”

Eğitim - Toplum

Russell’a göre bilimsel bir toplumda eğitimin iki amacı vardır. 1-Zekâyı geliştirmek, 2-Yurttaş yetiştirmek, Böyle bir toplumda eğitim üç cephelidir. 1-Zekâ terbiyesi, 2-Nefse hakimiyet, 3-Başkalarına hakimiyet. Bilimsel bir toplumda yöneticiler sıradan erkek ve kadınlar için başka, bilimsel iktidarı ellerinde tutacaklar için başka bir eğitim metodunun kullanılacağını söyleyen Russell, çocuklara küçük yaşlardan başlayarak kompleks yaratmayacak bir eğitimin verilmesi gerektiğinden bahseder. Bilimsel bir toplumda çocuklar zamanlarının çoğunu açık havada geçirecek, kitaplardan öğrenilecek derslere gerekli olduğundan fazla zaman ayırmayacak, oğlanlar ve kızlar birbirlerinin yaptığı işin tamamını yapmayı öğrenecekler, eğitimleri baştan başa elişlerine dayanacak, okulu bitirmeden birer zanaat öğretilecek ve hangi işe girecekleri uzmanlar tarafından belirlenecek. Formal dersler sinema radyo ile verilecek, bir öğretmenin verdiği ders memleketin her yerinden dinlenilebilecektir. Okullarda intizamı sağlayan bir bayan öğretmen bulunacak, bu öğretmen ders vermeyecek, belki de bir süre sonra bu düzeni sağlayan bayan öğretmene ihtiyaç duyulmayacaktır. Çünkü her şey çok düzenli olacaktır. Russell’a göre bilimsel bir toplumda, çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren bilimsel zihniyet aşılanacak, çocuk ilk hassas yaşlarında cahillerle ve bilime yabancı kimselerle temastan dikkatle korunacaktır. Çocuk yirmi bir yaşına kadar bilimsel bilgilerle donatılacak, on iki yaşından sonra da gelişme gösterdiği bilgilerde ihtisas yapması sağlanacaktır.

Russell’a göre, toplumun temel işlevinin çok iyi bir şekilde yerine getirilmesini sağlamakta önemli bir görev eğitim alanına düşmektedir. Eğitimde tutulacak yolu seçmeden önce eğitmekle nereye varılacağını bilmek gereklidir. Eğitimde en iyi benimsenecek yolu kestirmeden önce toplumda da ne çeşit bir insan yetiştirmek, istediğinin bilinmesi gerekir. Russell’a göre, eğitimcilerin amacı, ne şüpheciliğe kapılan, ne de kurallara boyun eğen insanlar yetiştirmek olmamalıdır. Eğitimden beklenen insanda ne kadar zor da olsa belli bir ölçüde bilgiye varabileceği inancını yaratmaktır. Herhangi bir zamanda bilgi olarak kabul edilen şeylerin çoğunda insanların yanıldıklarını, ama bu yanılmaların dikkatle, çabayla düzeltilebileceğinin bize öğretilebilmesi olur. Russell, çağımızın sorunları üstüne düşünceler adlı eserinde “bilgi güçtür, fakat elde edilmez değildir. Kuralcılık insana güçlükleri unutturur, şüphecilik ise çıkar yol göstermez. Her ikisinde de bir yanılma vardır. Bu yanılmalar insanlar arasında yayıldıkça, toplumu yıkıma sürüklediğini” belirtir. Ana-babalar çocuklarının büyümesini, gürbüz ve sağlam olmasını, iyi öğrenmesini, okumasını isterler. Bunları kendileri için istedikleri gibi çocukları için de isterler. İşte iyi bir öğretmende bu duygunun bütün öğrencilere yayılmış şekliyle bulunması gerekir. Ve çocukları devletinden de çok sevmelidir. Yoksa ideal bir öğretmen olamaz. Ancak böyle bir sevgiyi taşıyan insanlara eğitim planları çizmek bakımından güvenilebilir. Russell, iyi bir eğitimcinin sevgiden yoksun olmaması gerektiğini söyler. Eğer sevgiden yoksunsa, çocukta karakter ve zeka serbestçe iyi olarak gelişemeyeceğini, iyi bir eğitimci için sevginin yanı sıra insanın iyi yanları üzerinde sağlam bir anlayışa da sahip olması gerekir. Çünkü bütün insanlığı sevenler bile insanca nasıl yaşanabileceği bakımından yanılabilirler.

Russell’a göre ideal bir insanın temelinde yer alan dört özellik vardır; 1-Yiğitlik, 2-Duyarlılık, 3-Canlılık, 4-Akıllılık. Russell, bunun dışında başka niteliklerin de eklenebileceğini söyler. Gençler beden, duygu ve kafa bakımından doğru dürüst eğitilirse bu nitelikler herkeste olabilir. Canlılık, kafadan çok bedenle ilgili bir özelliktir. Yiğitliğin, birçok yanları vardır. Cesaret gibi insanın kendisine olan saygısıyla hissel duygulardan sıyrılmış bir hayat görüşünün birleşmesidir. Duyarlılık, cesareti düzelten bir niteliktir. Akılcılıkta hem gerçek bilgi hem de bilgiye yatkınlık her ikisi de birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Russell’a göre, çağımızın karmaşık dünyası ayakta duramaz, dursa bile ilerleyemez. Onun içindir ki, eğitimin, başlıca amaçlarından biri, aklı geliştirmektir ve yine inanç bakımından geniş görüşlü insanlar yetiştirmek olmalıdır. Russell, bu eğitimin, çok dar bir alanda sınırlı kaldığını bu sözleriyle belirtmektedir.

Sonuç olarak Russell, bir toplumun kalkınmasında insan kaynağının eğitim yoluyla devreye sokulacak en önemli bir araç olduğunu, aynı zamanda eğitimin uygarlaşmanın gerçekleştirilmesinin vazgeçilmez amacı olduğuna inanır. Çünkü yapılan her şey insanlık onuruna yakışır bir biçimde yaşamını sürdürmesi içindir. Bize kötü huylar veren eğitimdir. Karşıt erdemleri verecek olan da gene eğitimdir. Çünkü eğitim, yeni dünyanın anahtarı olma özelliğini taşımaktadır.


Kaynak: Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi

.

İlhanberkiğne

.



"çıt der
ölüm"
İlhan Berk

İlhan Berk’in ölümünün ardından yazdığım bu yazıda onun yaşamıyla, şiiriyle ve poetikasıyla olan bağlarımın özel ve küçük bir haritasını çizmeye ya da anlatmaya çalışacağım. Başlarken, bu kişisel haritayı ortaya koymaktan başka hiçbir amacımın olmadığını, yani bu yazının bir inceleme veya değerlendirme yazısı gibi ele alınmamasının, söz konusu kişisel kapsamın dışındaki hiçbir genellemeyle, araştırmayla veya söylemle ilişkilendirilerek okunmamasının gerektiğini belirtmek zorundayım.


İlhan Berk’in ismiyle tanışmam 2001 yılında gerçekleşmiştir. E Dergisi’nin Kasım-2001’de yayımlanan 32. sayısında İlhan Berk’le yapılan bir söyleşiyi okumuştum. Bu söyleşide Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktun adlı kitabı çerçevesinde kendisine sorulan çok yönlü sorulara karşı İlhan Berk’in getirdiği açıklamalar, önermeler ve örnekler, sonra da şair, şiir ve okuyucu arasındaki semantik uzaklığı açık açık ortaya koyabilmesi beni çok etkilemişti. Üstelik İlhan Berk, söz konusu gerilimden hiç çekinmediğini de rahatlıkla ifade ediyor ve iç dünyasının karanlığını, karmaşasını sahicilikle dile getiriyordu. Bu söyleşinin ardından gidip Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum adlı kitabı satın aldım. Bu kitap okuduğum ilk İlhan Berk kitabıdır.

İlhan Berk okumaya çok ters ve anlaşılması(!) zor bir yerden başlamış olduğum aşikârdı. Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum’u okuduktan sonra belli belirsiz bazı şeyleri, bazı dizeleri -üç aşağı beş yukarı- sezmekle(!) kalacaktım sadece… Kitabın genelindeki sıra dışı, anlaşılmaz(!) söylemler beni rahatsız etmişti. Fakat çok geçmeden dilbilim felsefesine ilişkin bazı özel metinleri ve Wittgenstein’ın, ardından da Husserl’in öncül önermelerini araştırdığımda, “Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum” diyerek İlhan Berk’in neyi işaret etmek (ya da terk etmek) istediğini kavrayacaktım:

"Ad evdir!"
"Kim söyledi bunu?"
"Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum"


Böylece her şey önce yerine oturacak, bu bütünlenişten sonra da birden bire ayaklanacaktı. ‘Anlam’ın yerine ‘sezgi’yi getirmenin gerekliliğini, kaçınılmazlığını ve özgürlüğünü fark edecektim. Çünkü anlam -neresinden bakarsanız bakın- coşkusuzdu; bir ‘görüngü’nün anlamla veya tümceyle dolaşıma katılması, vücut bulması, bu vücut üzerinden savunulması bazen de mantıkla bütünlenmesi onun ‘imgesel’ niteliğini, canlılığını ve değerini öldürüyordu. Dizede anlam, olsa olsa aksak bir unsur, buğulu bir şey ya da bir yan salınım/çeşitleme olarak yer almalıydı. Özgür olmak için “çok anlamlılığın boşluğu”na ulaşmaya ya da “anlam arayış” mertebesinde kalmaya mecburduk; “Sessizliğin Dilbilgisi”ne… Ayrıca, tüm bu felsefi ve poetik yaklaşımları bir kenara bırakıp Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum adlı kitapta yer alan “Ağaçlardan arkadaşlarım oldu. Hâlâ da var” dizesini hatırladığımda çok değerli ve özel bir şeyle yüzleşiyorum: Gerçekten, bir ağaçla arkadaşlık edebileceğimi bana İlhan Berk öğretmişti. Bu arkadaşlığımı sürdürebileceğimi de. Belki inanılacak gibi değildir ama çalıştığım kurumun geniş arazisinde “ağaçlardan arkadaşlarım oldu. Hâlâ da var.”

2003 senesinin başında Yapı Kredi Yayınları, ‘Delta’ serisinin ilk kitabı olarak İlhan Berk’in tüm şiir kitaplarını 1920 sayfalık bir ciltte bütünledi. Bu cildin tümünü okumam dört ayımı almıştı. İlhan Berk’in toplu şiirleriyle aşanlı olarak iki kitabını daha okuyordum: Kült Kitap ve El Yazılarına Vuruyor Güneş… İlhan Berk’in yaşantısındaki ve poetikasındaki “mihenk taşları”yla onun şiirlerinden çok bu iki kitabında karşılaştığımı söyleyebilirim. Kült Kitap’taki fragmante yapı –anlatı parçacıkları, dizeler, çizgiler, çizimler, resimler, ayraçlar, yaşantılar, sunular, çıkmalar, benzetmeler, açıklamalar, pusulalar, belirsizlikler, başı sonu belli olmayan (spot) fikir kıvrımları ve bunların tümünün birleşiminden oluşan o “kült imgelem”, İlhan Berk’in cehennemvari dünyasını ve bireysel tuşelerini ortaya sermesidir. İlhan Berk, Kült Kitap için “Benim cehennem provam…” demiştir. Elyazılarına Vuruyor Güneş’te ise zamanın ve uzamın içinde bir andan, bir günden, bir dönemden, bir insandan, bir yolculuktan, bir ülkeden, bir etkiden diğerine geçerken İlhan Berk’in kendi yaşamına dair (m)imlediklerini onun kendine özgü “aksak bakış”ı eşliğinde izlersiniz. Şu noktada ‘bakmak’ eylemine özellikle değinmem gerekiyor: İlhan Berk, ‘sezgi’ ile ‘anlam’ arasındaki ayrımı ‘bakmak’ ile ‘görmek’ arasındakine benzer bir şekilde kurmuştur. “Bakmak, sezmek ve bu öncül mertebeden daha ileriye gitmeyerek ‘oradan’ yazmak… Üstelik söz konusu algı mertebesinden ‘yazmak’ eylemi İlhan Berk için “yaşam”ın yerine geçen geri dönülmez bir tercihtir. Kült Kitap’ta şöyle der:

Dünyaya yazmak, dünyaya bir onun için bakmak. Yani dünyada olmayı, bu dünyada yaşamayı bir kenara atıp salt onu yazmak için yaşamak! Yazmakla yaşamayı birleştirmek, birbirine karıştırmak… (…) Cehennem bu. Kişi yeryüzünde böylesine somut, acımasız bir durumu yüklenmeye görsün, mutsuzluğun dikâlâsını taşıyor demektir. Bu yerküreyi, bu yerküredeki anakaraları, denizleri, insanları, bitkileri, hayvanları görmemek; nehirlere nehir, gökyüzüne gökyüzü, ormanlara orman, kuşlara kuş, bir sokağa sokak, bir eve ev, bir ağaca ağaç, çocuklara çocuk, sevilere sevi olarak bakmamak; salt yazmak için bakmak! (…)


Kitapta yer alan diğer öğelerle -ve özellikle de yukarıdaki alıntıyla- birlikte düşünüldüğünde Kült Kitap’ın temel önermesi açıktır:

Şiir her yerdedir!



İlhan Berk, Mısırkalyoniğne sonrası döneminde şiirin her yerde olduğunu her açıdan, her sanatsal araçla, her duygudurum tuşesiyle (kısacası her “şey”le) sınamaya ve ispatlamaya koyulmuştur. Şiir her yerdedir, fakat ortaya çıkarılması için bir çeşit “kuyuculuk” gerekmektedir ve sanıyorum ki İlhan Berk, hayatı boyunca “kuyuculuk” mesleğiyle özel olarak ilgilenmiştir. Ayrıca, “Şiir her yerdedir!” önermesiyle birlikte tüm edebiyatçıların ortak merakı olan “Şiir nedir?” sorusunun zihnimdeki yerini ve önemini “Şiir nerdedir?” sorusuna bıraktığını da özellikle belirtmeliyim. Bence İlhan Berk’in “İnferno, Şifalı Otlar Kitabı, Logos, Poetika, Şeyler Kitabı, Uzun Bir Adam, Requiem, Tümceler Geliyorum, Adlandırılmayan Yoktur, Pera, Galata ve Ben İlhan Berk’in Defteriyim” adlı kitaplarının tümü, şiirin her yerde olduğunun, her şeyle birlikte bulunabileceğinin, her zamanda ve mekânda ortaya çıkarılabileceğinin sınanması ile bu bağlam üzerindeki titiz bir çalışmadan (kuyuculuktan) doğan “sıkıntı”nın ya da inadın sonucudur. Bu kitaplarda yer alan her şeyi aynı zamanda bir “önerme” olarak da ele alabilirsiniz. İlhan Berk dünyayı “şiirsel bir ontoloji”den indirgenmiş şeylerin bütünü olarak düşünür ve işaret etmeye çalıştıklarını “şiirsel önerme”ler diyebileceğim bazı unsurlarla dengeleyerek okuyucuya sunar.


Tüm bu cehennemvari poetikanın ve imgesel (bazen de felsefi) cesaretin birtakım ana hatlarından bahsettikten sonra İlhan Berk’in şiir kitapları içerisinde beni en çok ilgilendirenin Mısırkalyoniğne olduğunu söylemeliyim. İlhan Berk, poetik açıdan ‘anlam’a olan uzaklığını, ‘anlam’ı aksak, dozajı minimize edilmiş, düşürülmüş sıradan bir öğe ya da alaşım gibi kullanmak istediğini Mısırkalyoniğne’nin kapak düzeninden ve adından başlayarak kitapta yer alan her şeye -hem biçem, hem de dizge olarak- yansıtmıştır. Mısırkalyoniğne İlhan Berk’in poetik dönüm noktasıdır. Mısırkalyoniğne’yi Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak adlı şiir kitabıyla birlikte düşünürseniz, işbu iki şiir kitabındaki alaşımın, geleceğin şiirine uzanan çizgide yer alan birer ateşleme mekanizması olduğunu, Türk Şiiri’ne yeni bir açılım ile gelecek sağladığını ve bugünkü deneysel çabaların kökeniyle de büyük benzerlikler taşıdığını fark edersiniz. Bununla birlikte, İlhan Berk’in poetikasındaki çoğu özelliğin Modern Batı Şiiri kuramlarından ya da şairlerinden çok “Oktay Rifat Şiiri” ile birlikte incelenmesi gerektiğini özellikle vurgulamak isterim.


Mısırkalyoniğne’nin benim için önemi biraz önce ifade ettiklerimle sınırlı değildir. Çünkü bu kitabın 1962 yılında Dost Yayınevi tarafından yapılan ilk baskısı kitap koleksiyonumun (hastalığımın) da ilk kitabıdır.

Mısırkalyoniğne’nin birinci baskısının “eşsiz” kapak çizimini ve özel boyutunu gördüğüm ilk anda bu kitabı “soluk alıp veren bir nesne” olarak da vazgeçilmez buldum. Kısacası, kitap koleksiyonculuğum İlhan Berk kitaplarını toplamakla başladı. Şu an İlhan Berk’in tüm kitaplarının tüm baskılarını koleksiyonuma katabilmiş durumdayım. Koleksiyonumdaki İlhan Berk kitaplarının tümünü düşündüğümde, İlhan Berk’in 1935-1953 yılları arasında “N. İlhan Berk” adıyla yayımladığı ilk dört kitabı olan Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü ve Türkiye Şarkısı adlı şiir kitaplarını çok gizemli bulurum. İlhan Berk’in kendi adının başına koyduğu bu “N” harfinin anlamını ve özelliğini her zaman merak etmişimdir. İlhan Berk’in adıma imzaladığı ilk kitap olan Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum, İlhan Berk tarafından kapağına bir kadın deseni çizilmiş olan Âşıkane ve ilk sayfasına dünyayı sırtında taşıyan adam deseni çizilmiş 0lan Atlas koleksiyonumda yer alan ve -kendimce- çok önemsediğim kitaplardır. Papirüs Dergisi’nin 1967 yılında yayımlanan ve “İlhan Berk Özel Bölümü”nü içeren 18. sayısının kapağı, İlhan Berk’i anlatan en önemli görsel çalışmadır. Koleksiyonumda bu derginin de özel bir yeri bulunmaktadır.


Zafer Yalçınpınar